23 Nisan’ı hâlâ sadece “çocuk bayramı” sananlar için kötü bir haberim var: Mesele kutlama yapmak değil, meseleyi anlamak.
Sahi siz meseleye hangi pencereden bakıyorsunuz?
23 Nisan, bir milletin kaderinin değiştiği gündür. Ama daha önemlisi; o kaderin kime emanet edildiğinin en yüksek sesle ilanıdır. Adını doğru koyalım: Mustafa Kemal Atatürk sadece bir devlet kurmadı, bir gelecek tasarladı. Ve o geleceğin merkezine çocukları yerleştirdi.
Ancak bugün aynaya bakmak zorundayız.
Haberlerde “çocuk” kelimesinin yanına iliştirilen başlıklar içimizi karartıyor: Şiddete sürüklenen, öfkeyle büyüyen, can alan çocuklar…
Şimdi durup şu can yakıcı soruyu sormak zorundayız:
Aynı yaşlarda, 15’inde, 16’sında çocuklar bu ülkenin bağımsızlığı için canını ortaya koyarken; bugün bazıları nasıl hayat yok eden bir noktaya geliyor?
Dün Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda henüz bıyığı terlememiş çocuklar vatanı koruyordu. Bugün ise aynı yaş grubunda, insanlıktan kopan hikâyeler konuşuluyor. Bu bir “çocuk meselesi” değildir; bu, doğrudan bir sistem meselesidir.
Çünkü çocuk sonucu yaşar, sebebi biz yaratırız.
-
Eğitimde ne veriyoruz?
-
Ailede ne öğretiyoruz?
-
Sokakta neyi alkışlıyoruz?
-
Rol model diye kimleri sunuyoruz?
Eğer bir çocuk eline kitap yerine öfkeyi, hayal kurmak yerine şiddeti alıyorsa; orada sorgulanması gereken çocuk değil, o çocuğu yetiştiren düzendir.
Atatürk, 1920’de egemenliği saraydan alıp millete verirken bir şeyi çok iyi biliyordu: Geleceği konuşmak kolay, o geleceği inşa edecek insanı yetiştirmek zordur. Bu bayram, bir hediye değil; bir devlet aklının en net stratejisiydi.
Bugün bize düşen görev, süslü törenlerde alkış tutmak değil, gerçeklerle yüzleşmektir. 23 Nisan; balonlar ve şiirler değil, ağır bir sorumluluktur. Emanet sadece sözle verilmez, hakkıyla taşınır.
Dün 15 yaşındaki çocuklar bu ülkeyi kurtarabiliyorsa, bugün 15 yaşındaki bir çocuğun kaybolup gitmesine izin vermek bizim en büyük ihmalimizdir.
23 Nisan’ın gerçek anlamı budur: Geleceği sadece konuşmak değil, onu onuruyla yetiştirmektir.






